Yukarı

YALAN DÜNYA SOSYAL MEDYA

05 Mayis 2018

Düşünün, hafif bir müzik eşliğinde sokakta yürüyorsunuz. Elinizde çeşit çeşit fotoğraflar. Hepsi en güzel anlarınızın nişanesi. Hiç kötü bir fotoğrafınız yok. Mutfakta bulaşık yıkarken çekilmiş bir fotoğrafınız yok mesela. Hepsi usta bir fotoğrafçının elinden çıkmış gibi. Kusurları yok. Fotoğrafların çoğu sevdiklerinize ait. Her önünüze gelene göstererek yürüyorsunuz. Önünüze gelenler arasında tanıdık suratlar var ama tanınmadık suretler çoğunlukta. Ara sıra alkışlar alıyorsunuz, seviniyorsunuz. Ara sıra ifadesiz suratlar görüp endişeleniyorsunuz, “Acaba doğru kareleri gösteremedim mi?” diye. Heyecanla yeni bir fotoğraf çıkarıyorsunuz; onu siliyor, temizliyor, tekrar gösteriyorsunuz. Ara sıra gülücükler dağıtıyorsunuz. Ara sıra üzgün ifadeler. Ara sıra fotoğrafları bırakıp ünlü şairlerden, yazarlardan özlü sözleri pankartlarla taşıyorsunuz. Pankartı elinizden alanlar var ama sizin elinizdeki pankart kaybolmuyor. Pankartlarınız giderek çoğalıyor. Fotoğraflarınız giderek çoğalıyor. Artık size ait değiller. Geri almaya çalışıyorsunuz, alamıyorsunuz. Sonra müziğin tonu yükseliyor. Hiç tanımadığınız insanlara laf atıyor, bağırmaya başlıyorsunuz. Sizin tarafınıza geçen yüzler var, karşı taraftan saldıran yüz binler. Sonra birileri arkanızdan yavaşça dokunuyor, kimisi hırpalıyor. Kimisi küçümseyici bir bakış fırlatıyor. Sahne kararıyor. Işıklar kapanıyor. Aslında siz evinizin oturma odasındasınız. Gerçekliğin tam ortasında. Çoğumuz “Böyle bir şeyi neden yapayım?” der. Nitekim haklıdır da. Hiçbirimiz normal koşullarda böyle bir şeyi yapmayız. Fakat sosyal medyada yapıyoruz. Neden?

SOSYAL MEDYA GERÇEKLİK ALGIMIZI NASIL ETKİLİYOR?

Geçtiğimiz aylarda, Amsterdam’da bir öğrenci, ailesine beş haftalığına Güneydoğu Asya’ya gideceğini söyler. Ailesi onu tren istasyonundan yolcu eder. O ise gerisin geri Amsterdam’a döner. 5 hafta boyunca Tayland, Laos ve Kamboçya’daymış gibi ailesiyle yazışır. Kendi havuzunda okyanus fotoğrafı çeker. (Tabii, bunları yaparken photoshop programı kullanmaktadır.) Arkasına şemsiye ve örtü koyarak Tayland’da bir otel odasındaymış gibi ailesiyle Skype’ta konuşur. Mutfağında egzotik yemekler pişirip fotoğraflarını Facebook’ta paylaşır. Velhasıl herkesi Güneydoğu Asya’da olduğuna ikna eder. Ailesinin ve çevresindekilerin gerçeği öğrendiklerinde verdikleri tepkileri ise videoya çeker. Çünkü bu onun tez projesidir ve o, insanların sosyal medyada gerçeği nasıl değiştirerek sunduklarını ve bu sanal gerçeklere de insanların ne kadar kolay inandıklarını göstermek istemiştir. Amsterdamlı öğrenci konuyla ilgili olarak “Sosyal medyada göstermeyi seçtiğimiz şeyleri filtreleyip manipülasyondan geçirdiğimizi göstermek için bunu yaptım. Online mecrada, gerçekte karşılayamadığımız ideal bir dünya yaratıyoruz. Amacım insanların gerçekliği ne kadar sık ve kolayca saptırdığını göstermekti. Reklam panolarında vs. photoshoplu fotoğraflara alışkınız ama kendi hayatlarımızda da gerçekle oynadığımız gerçeğini çoğu zaman görmezden geliyoruz” diyor.

BİR VAROLUŞ BİÇİMİ OLARAK “GÖRÜNME”

Amsterdamlı öğrencininki bilinçli bir çalışma fakat günümüzde birçok insan bilinçli ya da bilinçsiz internet üzerinden kendine sanal bir gerçeklik oluşturup herkesi bu yalana kolayca inandırabiliyor. Çünkü sosyal medya, uygun koşullar sağlandığında ve gerekli düzenlemeler yapıldığında, bir şeyleri gerçekmiş gibi gösterebilme gücüne sahip. Kimi zaman mükemmel bir hayat kimi zaman uçlarda seyreden bir yaşam tarzı gözler önüne seriliyor. İyi ya da kötü biçimde olsun birçok insan bu şekilde dikkat çekmek ve “görünmek” istiyor.
Sosyal medyada dikkat çekme kaygısının kökenine ise Sosyolog Yazar Fatma Barbarosoğlu ile inelim: “Modern dünyada ve özellikle de postmodern anlayışta var olma biçimi ‘görünme’dir. Başkaları tarafından görülüyor olmak, ilgiyi kendi üzerinde toplayarak fark edilme manasını taşımaktadır. Kitle kültürü içine sıkışmış, kendisine seri üretimin ve seri tüketimin küçük bir parçası olmaktan başka bir değer atfedilmeyen insan için ‘fark edilme’, sanal var olma biçimleri armağan etmektedir. Var olduğunu, başkaları kendisini seyrettiği oranda, yani başkalarının dünyasında yer etmeye başladığında hissedebilen postmodern insan, mümkün olduğunca az insana görünerek kendi dünyası içinde yaşamayı, ‘sağlıksız’ bir durum olarak algılamaktadır.” (Şov ve Mahrem, 15)

GÜLEN DEPRESYON

Sosyal medyada çizilen mutluluk tablolarının arkası karanlık olduğunda bazı kişiler, adına “Maskeli Depresyon” da denen “Gülen Depresyon” ile mücadele etmek zorunda kalıyor. Terim, depresyonda olan fakat öyle görünmeyen kişileri tanımlamak için kullanılıyor. Bu rahatsızlığı yaşayan insanları anlamanız çok güç. Zira yüzlerinde daima “mutlu insan” maskeleri oluyor. Girdikleri ortamın en gözdeleri, en esprilileri de olabiliyorlar. Sosyal medya ise “mutlu insan maskeleri”ni seri üretime sokarak olaya yeni bir boyut getirmiş durumda.
Aktif sosyal medya kullanıcısı olan bireylerde daha çok gözlemlenen maskeli depresyonun temel sebeplerinden biri, kişinin “siber” yani internet üzerinden oluşturduğu sanal kimliği ile kendi öz benliği arasında gözlemlediği tutarsızlık. Şöyle ki insanoğlu hep kendisini daha iyi görmek ister. Kendisi için ideal olduğunu düşündüğü bir resim vardır. Hep o resmi yakalamak için çalışır. Fakat sosyal medya duruma yeni bir perspektif getirdi. Siz artık ulaşmak istediğiniz kimliği, “ulaşılmış” bir kimlik olarak sunabiliyorsunuz. Gerçek kimliğinizle bu hayali kimliğiniz arasındaki kopuklukları fark ettiğinizde ise sorunlar baş gösteriyor.

MASKELİYİM, MASKELİSİN, MASKELİ

Klinik Psikolog Emre Özdemir “İlgi görmek isteyen ancak hayatının renksiz olduğunu düşünen ve paylaşılmaya değer unsurlar bulmakta güçlük çeken kimseler bir süre sonra talep gören şeyler ‘tasarlamaya’ başlayabilirler. Bunun en büyük nedeni özgüven eksikliğidir. Kişinin olmadığı biri gibi davranması, aslında kendi yaralı/güvensiz kimliğinden bir kaçıştır” diyor.
Pozitif ve kabul edilir görünme arzusu bize gerçek yaşamda tecrübe ettiğimiz acıların da üstünü örtmeyi öğretiyor. Bu kamuflajı sosyal medyada daha kolay yapabiliyoruz. Belki çok üzgünüz ama gülücükler saçan bir profil fotoğrafıyla “İyiyim, mutluyum” mesajını arkadaş kitlemize yayabiliyoruz. Yaşadığımız travmaları “yenilmiş” yaftasını üzerimize çekmeden nasıl ifade edeceğimizi, eş dostla nasıl paylaşacağımızı bilemez hale geldik. Zira “kusursuz” sosyal medya profilleriyle bize iletilen mesaj “Daima ‘pozitif’ olmalısın, bu alemde ‘negatif’e yer yok.” Dışarıdan her şey çok güzel, her şey mükemmel fakat insanlar içten içe yalnızlaşıyor. Sosyal Medya Danışmanı Umut Sarıkaya “Bugün Twitter’da 30 bin takipçiniz var. Facebook’ta paylaştığınız fotoğraf yüzlerce beğeni alıyor fakat sokakta yürürken kimse size selam vermiyor. Yalnızlığın içinde yalnızlık… Hasta olduğunuzda size ıhlamur kaynatacak birini bulamıyorsunuz etrafınızda. Tabii, herkes ve her şey için bu genellemeyi yapmak mümkün değil” diyor.

PAYLAŞ, BEĞENİ AL, ONAYLAN, OLUMLU HİSSET VE BİR SONRAKİ İÇİN ÇALIŞ!

Günümüz insanı ilgiye aç tavırlar sergiliyor. Toplumsal düzlemde yeterince ilgi ve takdir görülmediği için bir duygusal doymamışlık halinden söz edilebilir. Klinik Psikolog Emre Özdemir konuyu şu şekilde değerlendiriyor: “Bazı insanlar, diğerleri tarafından kabul ve ilgi görmediğinde aşırı mutsuz olur. Bu kişilerin kendine saygısı, başkalarının yorumlarıyla şekillenir ve artar. İşte sosyal medyaya bağımlı olan birinde o mutsuzluk haline daha çok rastlanabilir. Bahsettiğimiz bu birey, görünerek ve sosyal kabul alarak beğenilme arzusunu gidermektedir. Öyle ki tanımadığı insanların olumlu yorumlarıyla beslenir. Bir fotoğraf paylaşır ve beğeni toplar, bir fikir beyan eder ve herkesin bu cümleyi kendi sayfasında paylaştığını görür. Buradaki mekanizma ‘koşulsuzca’ kabul görmek ve takdir toplamakla ilgilidir. Gerçek hayatta en yakınım dediği insana o fotoğrafı gösterdiğinde alamadığı yorumu sanal ortamda elde ettiği zaman, sanal olana doğru meyli artar. Sonra da ‘Güzel olanı paylaş, beğeni al, onaylan, olumlu hisset ve bir sonraki için çalış’ denklemine göre hareket etmeye başlar.”

TOPLUMSA(NA)L OLAYLAR

Sosyal medya sadece kendi PR (tanıtım) çalışmamızı yaptığımız bir alan olmanın dışında başkalarının PR çalışmalarının da etki alanına girdiğimiz bir zemin. Toplumsal olaylar bu mecrada çok çabuk yayılabiliyor. Bir organizasyondan anında yüzlerce kişinin haberi olabiliyor. Umut Sarıkaya konuyla ilgili olarak: “Sosyal medya henüz yasaları olmayan bir alan olduğu için yaşanmamış birçok vaka yaşanmış gibi yansıtılabiliyor. Olmamış kazalar gerçek gibi, yaralı olmayan insanlar yaralanmış gibi aktarılabiliyor. Geride bıraktığımız yıllarda bu tür manipülasyonlara şahit olduk. Doğru ya da yanlış bilgiler, bu şekilde hala yüzbinlerce kişiye ulaşıyor. Bunların önüne geçilmesi gerek. Nitekim devlet eliyle bazı üniversiteler, belediyeler halkı bilinçlendirmek için meseleye el atmış durumda ve insanları bilinçlendirmeye yönelik çalışmalar yapılıyor. Tabii internet yasalarının çıkarılması da şart” diyor.

HANGİSİ SANAL HANGİSİ GERÇEK?


Sağlıklı bir sosyal ilişki networku oluşturmak için kişinin karşı tarafta doğru izlenimler bırakması ve karşı tarafın da izlenimi doğru algılaması gerekir. Bu ikisi -kişi ve hitap ettiği taraf- arasında iletişim eksikliği varsa sosyal ilişkide problem var demektir. Hal fiziki sosyal çevre için böyle iken sanal ilişkiler ağı olan sosyal medyada izlenimler nasıl yönetilmektedir? Karşı tarafın sosyal medya aracılığıyla edindiği izlenim gerçeğin neresinde durmaktadır?
Yoğun çalışma koşulları ve gelişen teknoloji sanal iletişimi kaçınılmaz kıldı. Bugün sosyal medya aracılığıyla istediğiniz her şeye çok daha çabuk ulaşabiliyorsunuz. İşiniz gereği bağlantılar kurabiliyor; kendinizi yakın bulduğunuz gruplara dahil olabiliyor; fikirlerinizi, görüşlerinizi kolayca dolaşıma sokabiliyorsunuz. Yalnız bunları yaparken temkini elden bırakmamak ve itidalli olmak gerek. Değilse, sosyal medya profilimize baktığımızda şairin de dediği gibi “Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim” der, “siber” kimliğimiz ile gerçek benliğimiz arasında arafta kalırız.

“SOSYAL MEDYA İLMİHALİ” Mİ GELİYOR?

Niyetlerin bile bir karşılığı varken sanal alemde yapılan şeylerin dini bir hükmünün olmadığından, o ortamın tamamen dini hükümlerden uzak bir dünya olduğundan bahsedebilir miyiz? İlahiyatçı Yazar Hüseyin Okur, sanal dünyanın dini hükümlerden muaf olmadığını belirtiyor: “Dinimize göre kişiye sorumluluk yükleyen işler sadece ondan sadır olan fiili ve sözlü hareket ve davranışlar değildir. Yani bir kişinin, ‘Ben internette sadece yazışıyorum’ diyerek kendini savunması, yaptığı şeyin dinen hiçbir sakıncası olmadığını göstermez. Zira dinimize göre bir kişi yazdıklarıyla da mükelleftir. Bir kişinin mektupla veya mesaj yoluyla yaptığı boşamanın da geçerli olduğunu biliyoruz. Çünkü yazı da insanın niyetini ve maksadını ortaya koymakla onun lehinde veya aleyhinde hüküm verilebilmesi için kafidir.”
Müslümanların sosyal medyayı nasıl kullanması gerektiğine dair kitapların yazılması gerektiğini ifade eden Umut Sarıkaya ise “Bizim ‘Sosyal Medya İlmihali’ diye bir hedefimiz var. A’dan Z’ye her şeyin yer alacağı bir ilmihal. Facebook’a üye olmak caiz midir? Twitter’a kaydolmak caiz midir? Sen simit yerken arkadaşın beş yıldızlı bir otelde yemek yiyor. Bu kul hakkına girer mi? Instagram’da yemek paylaşacak mısın? Senin paylaştığın fotoğraf karşı taraftaki birinde nefsi bir duygu uyandırır mı? Bunun fetvası nedir? Tanımadığınız kişilere arkadaşlık isteği göndermenin hükmü nedir? Twitter’da yapmış olduğumuz veya yapmadığımız bir şeyi twitlemek caiz midir? Bu şekilde yüzlerce soru çıkartılabilir” diyor.

DUYGULARIN SÖMÜRÜLDÜĞÜ BİR ALAN

Bir dakika önce arkadaşınızın kötü bir haberine acısını paylaştığınızın notunu eklemişsiniz, iki dakika sonra gelen bir düğün haberine eğlenceli bir mesaj atıyorsunuz. Üç dakika sonra devlet yönetimi, ülkenin gidişatı üzerine iddialı yorumlarda bulunuyorsunuz. Gündelik hayatınızda da duyguları bu denli hızlı mı tüketiyorsunuz? Hüzün ve mutluluk duyguları arasındaki geçişleriniz bu kadar hızlı mı?